Demokrasi, Azınlıkların Bağımsızlığı mı?

Bu makale,  28 Nisan 2014 tarihinde          www.ulkucuhaber.com,                          ( http://www.ulkucuhaber.com/makale/erdal-koca/demokrasi-azinliklarin-bagimsizligi-mi/1143.html )

www.siyasihaberiniz.com,

(http://www.siyasihaberiniz.com/haberdetay.php?id=1705&adi=Demokrasi-Azinliklarin-Bagimsizligi-mi )

www.jurnalhaber.com

( http://www.jurnalhaber.com/makale/erdal-koca/demokrasi-azinliklarin-bagimsizligi-mi/156.html )

Adreslerinde yayınlanmıştır. Ayrıca tüm yazılarıma aynı adreslerden ulaşabilirsiniz

 

Saygıdeğer Dostlar

Her ne kadar televizyonlar göstermese, gazeteler yazmasa da Ülkemizin doğu ve
güneydoğusunda sürekli bir hareketlilik mevcut olup, bu duruma müdahale de söz konusu
değildir. Zira askerin sessiz sedasız çekilmesiyle birlikte polis de akşam saatlerinden sonra
hemen hemen hiçbir olaya müdahalede bulunmamaktadır.

Yerel seçimlerde iktidarın elde etmiş olduğu en azından yenilgi sayılmayacak başarısı elini
kuvvetlendirmiş, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar durumu idare edecek ortam hazırlamıştır.
Ancak, bu arada terör örgütü de kendisini unutturmak istemiyor ve taleplerinin karşılanmaması
halinde nefesimiz ensenizde demek istiyor. Bunun için de zaman zaman ses getirecek eylemlere
başvuruyor. Yukarıda da ifade edildiği üzere, artık kanıksadığımız türden eylemleri zaten ne
görüyor ne duyuyoruz.

Bu arada iç ve dış güvenlik tehditlerinin ağırlaşması, iç çatışma ortamına zemin hazırlamayı
amaçlayan etnik tahriklerin tırmanması ve başta siyasilerimiz olmak üzere halkımızın gaflet
sınırlarını aşan zillet ve utanç siyasetinin Türkiye’yi çok ağır bir krizin eşiğine getirdiğini ne yazık ki
görmek istemiyoruz.

Görünen o ki, önümüzdeki bu zor dönemde dört ana kriz dinamiği aynı zaman diliminde
buluşacak ve Türkiye bunların toplu ve çoğalan tahribatının etkisi altında kalacaktır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde her hangi bir iç meseleyle karşılaşmamak adına terör
örgütünün nerdeyse her eylemini görmemezlikten gelmek.

Seçim sonrasında taleplerinin karşılanmaması ihtimaline karşı terör örgütünün kanlı saldırı için
pusuda beklemesi ve etnik tahrik kampanyalarının kampanyalarının artarak devam etmesi ve çok
tehlikeli bir noktaya ulaşılmış olması.
Kuzey Irak’tan kaynaklanan güvenlik tehditlerinin yeni boyutlar kazanması, Türkiye’nin önündeki
üçüncü risk unsurudur.

Saygıdeğer Dostlar

Gelinen noktada “Türkiye’nin önünde çok ciddi bir terör ve siyasi bölücülük gündemi bulunduğu,
Türkiye’de maalesef, Kuzey Irak modeline özenen Şeyh Sait bozuntularının türediği, Türk
vatandaşı olan ve Türk kanunlarına göre kamu görevi yapan özerlik iddiasında bulunan bölgedeki
insanlarımızın da bunlara ayak uydurmak zorunda oldukları da bir gerçek.

Öte yandan, “Barzani’nin tehditlerinin, Türkiye’ye savaş ilanı ile eş anlamda” olduğunu anlamak
için kâhin olmaya gerek yoktur. Dahası, Türkiye’nin milli değerlerinin aşağılanmasını
demokratlığın bir gereği saymak, gafletten öte ihanettir.

Bu nedenledir ki, bu yıl kutlanan Nevruz, PKK’nın eylem takviminde önemli bir tarihtir. Zira PKK,
önümüzdeki yıl (2015) teki Nevruz’un, Abdullah Öcalan ile birlikte kutlanacağına dair BDP ve
yöneticilerinin açıklamaları kabul edilebilir türden değildir. Lakin bunun da kanıksanmış olması
esef verici bir durumdur.

Son olarak PKK nın iki uzman çavuşumuzu kaçırmış olması ve bu durumun ses getirmemesi
doğrusu şaşılacak bir durum. Millet tarafından adeta sıradan bir olay olarak algılanmış, yeteri
kadar tepki gösterilmemiştir. Hâl böyle olunca insanımız askerlikten ve polislikten soğumaya
başlamış ve bu durum, güvenlik zafiyetine doğru gitmektedir.

Bir zamanlar iki kelime Kürtçe yüzünde yıllarca hapis yatanlar kahraman olmuş, bırakın artık
Kürtçe konuşmayı, anadil olsun diye T.C. ni dize getirmeye çalışıyorlar. Bundan önemlisi
sırasıyla: Özerklik ve bağımsızlık da artık yüksek sesle dillendiriliyor.

Sonuç olarak, Barzani’nin Bağdat yönetimine çektiği resti unutmayalım. Arkasındaki gerçek ne ola
ki.

 

 

Saplantılarımız (««« Devamını Oku)

Saygıdeğer Dostlar

Her insanın saplantıları, ne Dinimizde ne Kitabımız Kur’an da ne de sahih sünnetlerde olmayan batıl inançları vardır. Bu saplantıları ve batıl inançları belli noktaya kadar tahammül edilebilir olsa da iş çığırında çıktığında hakikaten adeta işkence oluyor.

Hele de bazen öyle saplantılara şahit oluyoruz ki akıllara zarar. İnsanların kendilerine göre doğru kabul ettikleri, ancak bu doğrularının akılla uyuşmadığı görüldüğü halde o saplantının yanlış olduğunu kabul ettirmek mümkün değil. Bir şeyi ya da bir sözü doğru kabul edebilmesi için illa kendi düşüncelerine hizmet eden biri tarafından söylenmiş veya yapılmış olması gerekiyor. Zira bir doğru söz, yanlış birisi tarafından söylenmiş ise onun o kişilerce doğru olarak kabulü mümkün değil.

Bakınız, Aziz Nesin’in Türk Milleti hakkında söylemiş olduğu ve Milletimizin de büyük tepki gösterdiği bir söz vardı. O söz nedeniyle kâfir ilan edildi. Gerçi bildiğim kadarıyla Aziz Nesin ateist birisiydi din düşmanı ilan edilmesi, onun inançlarında her hangi bir yer edinmedi. Sadece Türk Milletinin hafızasında yer edindi. Milletin haklı tepkisini de normal karşılamak lazım.

Gelelim işin bir başka boyutuna… Malumunuz mevcut iktidarda uzun süre Avrupa’dan sorumlu Devlet bakanı olarak görev yapan bir bakanımızın Aziz Nesin’in malum sözünden daha beter ve hem de çok daha beter söylediği bir söze nedense yukarıda bahsettiğim insan grubuna dâhil olanlardan en ufak bir tepki gelmedi. Ne demişti Sayın Bakan Bey ‘’ Bu Bakara güzel makara, her hafta bir ayet sallıyorum’’ değil mi? Müslüman geçinen kim buna itiraz etti, kim buna hiç olmazsa manevi bir ceza verip buuz etti? Etmediyse neden etmedi? Haaa onun sözleri montajdır öyle mi? Aziz Nesin’in ki zinhar olamaz

Buradan şu sonuç çıkmıyor mu? O bizimki, bizimle aynı yolda, bizim partiden, söylüyorsa bir bildiği var. Ama Aziz Nesin bizim adamımız değil, bizimle aynı yolda ve partiden değil o söylerse suç. Birisi cihanşümul Dinimize hakaret etmiş bu normalmiş, biri bu milletin yüzde bilmem kaçı aptal demiş katli vaciptir.

Sayın Bakan Beyin güzel makara dediği Bakara suresinde de buna benzer ifadelerin bulunduğu ve Peygamber Efendimizin (SAV) de ‘’Layık Olduğunuz Şekilde Yönetilirsiniz’’ ifadeleriyle netleştirdiği Hadisi Şerifi görmemezlikten gelmek de Müslümanlığa sığmaz. Her ne kadar bu tipler kendilerini Müslümanlığın hâşâ temsilcisi olarak, kendilerinden farklı düşünenleri kâfir kabul etseler de bunlar ne gönüllere, ne Kitaba ve ne de değer olarak saydığımız hiçbir kavramın içine sığmaz. Samimi Müslüman dik olur, cesur olur, menfaatçi olmaz, rüzgâra göre yön değiştirmez.

Aziz Nesin’in avukatı değilim, savunmuyorum da. Söylemiş olduğu sözlerden Müslümanları kastettiğini de sanmıyorum. Zira bu insanların yüzde altmışı aptal derken, yüzde doksan dokuzu Müslüman olan Türkiye’yi kastetmemiştir. Müslümanları kast etseydi yüzde doksan dokuzu aptal derdi. O halde biri Ülkenin yüzde altmışıyla alay etti biri yüzde doksan dokuzuyla alay etti bunu da görmemezlikten gelmeyelim.

Saygıdeğer Dostlar

Her insanın bir siyasi düşüncesi vardır ve bu düşüncesi kendine ve kendi etrafındaki insanlara göre doğru, olmayanlara göre de yanlış olabilir. Bundan daha doğal hiçbir şey olamaz. Birinin sevdiğini diğeri de sevecek diye, birinin oy verdiği partiye diğeri de oy verecek diye bir kural yoktur. Ancak herkesin ama herkesin siyasileri veya siyasi partileri eleştirme hakkı vardır.

Bu haklar, millet iradesiyle iktidara gelenleri tanımama gibi bir hak vermez. Kaldı ki ben AKP taraftarı değilim oy da vermedim ama Sayın Başbakanı tebrik etmek hem insani ve hem de vicdani görevimizdir. Zira düşünlerini, eylemlerini, tarzını beğenmesek de kabul etmek durumundayız ki tek başına bir mücadele vermiş ve o mücadelenin galibi olarak boy göstermektedir ve bu onun en doğal hakkıdır.

Çocukluğumuzda bize Cenabı Allah: ‘’Ben gavura mal vermem ama emeğine acıyorum’’ diyor derlerdi. Demek ki çalışan kazanıyor. Nasıl takdir etmeyelim. Etmezsek millet iradesine nankörlük olur.

Saygıdeğer Dostlar

Yeniden konumuza dönecek olursak, insanların özellikle de Müslümanların dürüst olması, düşünce ve davranışlarında samimi olması gerekiyor. Bizden isen her şey mubah, değil isen haram. Böyle olamaz ve hele Müslüman hiç olamaz.

Bazı dostlarımız bize, masa başında yazmakla olmuyor demişti ve ben de ne yapalım, silah alıp dağa mı çıkalım, kardeşkanı mı dökelim diye sordum ama cevap alamadım.

Değerli Dostlar

Benim bir vatandaş olarak iktidardan tek beklediğim, Ülkenin birlik ve bütünlüğünü teminat altına alması, dünyanın bila istisna her ülkesinde olduğu gibi Ülkenin ve Milletin birliğine ve bütünlüğüne uzatılan dilin kopartılmasıdır.

Biri çıkmış seçimlerden sonra doğu ve güneydoğu da özerlik ilan edeceklerini, öbürü çıkmış önümüzdeki yıl Nevruz Bayramını bebek katiliyle birlikte kutlayacaklarını ve de bunun için hiç kimseden icazet ve izin almalarının söz konusu olmadığını söylüyor ve hiç kimseden ses çıkmıyor. Nerde Aziz Nesin’e düşman olanlar? Aziz Nesin’e gösterdikleri tepkinin kaçta kaçını bunlara gösterebiliyorlar. Efendim bırak konuşsunlar İt Ürür Kervan Yürür deniliyorsa aynı şey Aziz Nesin için de geçerlidir.

Şair ne demiş: ‘’Sahipsiz Vatanın Batması Hak’tır. Sen Sahip Olursan Batmayacaktır’’ vesselam

 

 

 

Bağımsızlığın Resmi İşaretleri (««« Devamını Oku)

  Saygıdeğer Dostlar 

Herkes şunu iyi bilmektedir ki, millet olmanın üç temel kuralından birisi ve ilk kuralı, resmi bir dili ve o dilde bütünlüğün olmasıdır. Dilde birlik olmazsa asla millet olunamaz. Bu nedenledir ki, bağımsızlık dil ile başlar. Sanırım hepiniz yayınlamaya veya yazmaya cesaret edebilen gazetelerden okumuş veya televizyon kanallarından izlemişsinizdir: Bunu yazma cesareti gösteren gazetelerin birinde, 7 Mart 2014 tarihinde Cizre’de resmi Cuma Hutbesinin Kürtçe okunduğu yazıyordu ve çok normalmiş gibi algılamışlardı.

 Bu durum açıkça gösteriyor ki, BDP genel başkanı Selahattin Demirtaş ile öteki eşbaşkanlarının her miting, gösteri veya toplantılarında açıkça ifade, hatta iddia ettikleri gibi, Kürtlerin bağımsızlığı adına zaman, zemin ve şartların olgunlaştığı, sadece bunun seçimlerden sonra resmen ilan edileceği ve dünya devletlerinden kendilerini tanımalarını isteyecekleri noktaya gelmişlerdir.

 Görünen o ki, Milletimizin dilde ve gönüldeki birliği Milletimizin kendi eliyle bozulmuş, bunca yıl uğruna nice körpe canların şühedalar arasına karışmasının da bir anlamı kalmamıştır. Resmi ağızlardan ‘’Bizi bölmeye kimsenin gücü yetmez’’ türündeki saçmalıklarının da hiçbir değeri kalmamış, Milletimiz ve Ülkemiz resmen bölünmüştür. Hiç şüpheniz olmasın ki, kurulacak bağımsız bir Kürt devletini ilk tanıyan da Amerika Birleşik Devletleri olacaktır. Zira bunun hem stratejik ve hem de siyasi yönü vardır ve bu durum her halükarda ABD nin menfaatlerine hizmet etmektedir.

 Saygıdeğer Dostlar

 Üzülerek ve korkarak ifade ediyorum ki, bu gün Ortadoğu’nun başındaki musibet, yerel seçimler ya da en geç Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra bizim başımıza da gelecek. Zira bunun provaları her ne kadar gazeteler yazamazsa da, televizyon kanalları gösteremese de Doğu ve Güneydoğu illerimizde yapılmaktadır.

 Yine hiç şüpheniz olmasın ki, en başta Rusya ve ABD olmak üzere tüm Avrupa da destek bulacaktır. Hele ki Rusya’nın Kırım işgali, Kırım Tatarlarının daha şimdiden ülkelerinde göçe zorlanıyor olmaları başımıza geleceklerin ayak sesidir. Biz güçlü devlet falan da değiliz, Türklük Ruhumuz da yok olmuş, olacaklara rıza göstermekten başka elimizden bir şey gelmeyeceğini de şimdiden ifade ediyorum.

 Peki, bu olanlar karşısında biz ne yapıyoruz? Görüntüleri internetten dolaşan, telefon konuşmalarıyla mevcudiyeti sabit hırsızlıkların veya yolsuzlukların üstünü nasıl örtebiliriz, bunu koltuk değnekleri, kendi ifadeleriyle Devlet içerisindeki paralel yapı olan cemaatin üzerine nasıl yıkabiliriz türündeki arayışlarla ve bunu toplumun hafızasında nasıl silebiliriz düşüncesiyle kanun çıkartmakla meşgulüz. Dolaysıyla etrafımızda ve hatta kendi içimizde olup bitenlerden, saman altında yürütülen sulardan habersizce yaşıyoruz.

 Hiç kimse ben hırsızlık yapmadım demiyor, diyemez de. Nedeni ise görüntüler, telefon konuşmaları ve fiili durum. Hal böyle olmakla birlikte olayın ilginç tarafı hiç kimsenin bunları neden yaptığı değil de kimin ne amaçla ortaya çıkardığıdır. Bir de olaylara ‘’Zamanlama Manidar’’ diye bir cümle ekleyince esrarengiz bir hava veriliyor ki, cazibesine doyum olmaz.

 Efendiler:

 Şundan emin olunuz ki, bu Ülkede yaşayanların bin de biri bile bu ülkede şu parti iktidar olmuş, bu parti iktidar olmuş derdinde değildir. Milletin derdi, hiç yoktan var edilen bir Türklük – Kürtlük meselesi adı altında ülkenin bölünme noktasına gelmiş olması, bu güne kadar bebek katili ve insan kasabı olarak anılan, otuz binden fazla insanımızın ve askerimizin canını almış bir katil, bir caninin sanki bir devlet başkanı gibi muhatap alınarak Türklüğümüzün yerlerde sürünmesidir.

 Buna iktidardan bayramlık koli alarak nemalanan cahil kesim, koltuk veya makam alarak nemalanan okuryazar kesim, ihale alarak nemalanan zengin kesim, milletin A’sına koyan ukala ve şerefsiz kesim de oy verip alkış tutmaktadırlar.

 Bu nedenledir ki, nutuk atmakla, seçim zamanı milliyetçi gibi görünmekle, ulufe dağıtmakla, halkı sindirmekle, facebooku, twetteri ve youtubeyi kapatma tehdidinde bulunmakla büyük devlet olunmuyor, kral olunuyor kral.

 Efendiler:

 Türkiye Cumhuriyeti, bir Millet Ruhu, bir Türklük Ruhuyla kuruldu. Kurulurken ne badireler atlatıldı, destanlar nasıl yazıldı, hangi şarlar altında kuruldu değil Türk Tarihinde dünya tarihinde bile altın harflerle yazılı olup, ibretle okunmaktadır. Ama ne yazık ki, tarihimiz ve o tarihi yazanlarımızın halkımızın gözünde nasıl düşürülmeye çalıştığını ibret ve esefle izliyoruz.

 Okullarda Andımızın, dağ da taş ta kanla yazılmış ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ sözünün, her yerde ama her yerde Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeleyen ‘’T.C.’’ nin, İstiklal Marşımızın, kısaca Türklüğümüzü hatırlatan, vurgulayan maddi manevi ne varsa o mefhumların hafızalarımızdan, genç dimağlarımızdan nasıl ve kimler tarafından, hangi amaca hizmet ederek silinmeye çalışıldığını hayret, ibret ve çaresizlik içerisinde hep birlikte izliyoruz.

 Zamana dur demenin, gidene gel demenin, ölene eyvah demenin faydası olmaz. O halde bize düşen: Başımızı ellerimizin arasına alarak, nereden, nasıl bir hata yaptığımızı ve nasıl telafi edebileceğimizi düşünmektir. Başınız sağ olsun demek öleni geri getirmez. Geçmiş olsun demek de şifa değildir. Bizden söylemesi…

 

 

 

Caize

Şair Ebu Dellame ile Halife Mehdi arasında şöyle bir vakıa geçmiştir: Ebu Dellame, Abbasi hükümdarlarına

bir kaside takdim eder. Halife kasideyi pek beğenir:

– Sana bu kasiden için ne caize vereyim?

– Efendimiz bendeniz bir av köpeği isterim.

– Bu kadar güzel bir kasidenin caizesi bir av köpeği olur mu?

– Efendim kulunuz böyle istiyor.

Halife Mehdi işe şaşar, ama şairi de kırmak istemez:

– Peki, istediğin gibi sana bir av köpeği versinler.

– Fakat Efendim bendeniz ava ne ile gideceğim?

– Hakkın var bir de at versinler.

– Ata nasıl bineceğim?

– Doğru, güzel bir eğer takımı da versinler.

– Efendimiz ata kim bakacak?

– Haklısın, bir de köle versinler.

– Ama Efendim ben atı nerede barındıracağım?

– Bir de ahır versinler.

– Köleyi nerede yatırayım?

– Bir ev versinler.

– Bu kadar halkı ne ile doyuracağım?

– Bin altın da haçlık versinler.

– Efendim…

Halife Mehdi şairin sözünü kesmiş:

Eğer masrafı idare etmeye bir kethüda, hesapları tutmaya bir katip istersen köpeği geri alırım ha!..

 

Osmanlı’da Türklük Yasaktı

 

Saygıdeğer Dostlar

Bu yazı uzun bir yazı olup, canlı şahitlerinin olduğu, belgelerinin bulunduğu, doğruluğu teyit edilebilir bilgilere dayalı bir yazıdır.

2011 yılı Genel Seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi’nden Kayseri Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giren, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı ve Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapmış tarihçi Sayın Yusuf Halaçoğlu beyefendi: ‘’AKP hükümetinin kabinesini inceledim, sadece iki tane Türk kökenli bakan var. Bu konuyu Sayın Cumhurbaşkanımızın bilgilerine de sundum dedi.’’

Ne yazık ki bu konu, ne yazılı ne de görsel basınımızda bildiğim kadarıyla hiç yer almadı sadece sosyal paylaşım sitelerinde paylaşıldı. Sanki hiç önemi yokmuş gibi. Ama bizim gibi, milliyeti reddedip, ümmetçiliği savunan ama ne milliyetçi ne de ümmetçi olmayı başaramayan bir toplum için çok normal sayılabilir.

Gel gör ki hiç de normal bir durum değil. Zira Türkiye Cumhuriyeti olarak henüz ‘’Ulus-Devlet’’ sürecini tamamlayamadık. Ulus-Devlet sürecinin tamamlanması için en az yüz yıl lazım. Bu da demek oluyor ki, Cumhuriyetin ilanını baz alırsak, bu süreç bizim için en erken 2023 yılında tamamlanır.

Lakin bu ulus-devlet sürecinin tamamlanmaması için hem içimizde ve hem de dışımızda şer güçler olanca gayretiyle çaba göstermektedir. Dışarıda ABD, AB, Rusya, Çin ve Diğer Ortadoğu devletleri, içeride PKK gibi yine dış destekli DHKPC, TİKKO vs. gibi bölücü terör örgütleri ile içerideki uzantıları, yardım ve yataklık yapanlar elinden gelen gayreti gösteriyorlar. Başarılı da oldular.

Ana dilde eğitim talepleri, bölücülere özgürlük, canilerin aktivist olarak ya da özgürlükçü gerilla olarak adlandırılması, onlara destek verenlere karşı hiçbir yaptırımın uygulanmaması ve adeta meydanların onlara bırakılması, Türkiye Cumhuriyetine karşı ilan edilen gayri nizami savaşa karşı elimizin kolumuzun bağlı olması, bunlarla mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olan askerlerimizin çeşitli bahanelerle mahkûm edilmeleri, bu durumun dünya ülkeleri tarafından desteklenmesi ve demokrasi kavramının içine sokulması –Daha birçok neden sayılabilir- gibi durumlar, ulus-devlet sürecini tamamlamamıza fırsat vermemiş, birliğimiz ve dirliğimiz bozulmuştur. Tehlikeli bir sona doğru hızla ilerlemekteyiz.

Aslında ilk bakıldığında şöyle düşünebilirsiniz: Terör olayları yaşadığımız çağda hemen her devletin başının belasıdır. Doğru bir düşünce tarzı olmakla birlikte eksik bir düşünce zira Cumhuriyet tarihimize bakıldığında, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte onu yıkma girişimleri de derhal başlamıştır. Misakı Millinin doğusunda ne kadar Şeyh, Şıh, Hoca varsa günümüzde olduğu gibi dini kullanarak isyan başlatmıştır. Başlatılan isyanlar her zaman birlik ve bütünlüğümüzün bozulmasına yönelik, dış destekli ve Türk kökeninde olmayanlar tarafından başlatılmıştır.

Devlet, Millet ruhu hiçbir zaman bu tür kalkışmalara izin vermemiş, bu tür kalkışmalar her zaman karşısında devleti bulmuştur. Günümüze kadar da bu tür davranış ve düşüncelerle asla sonuç alınamayacağı ifade edilirken, bu tür düşünceler ne yazık ki bu gün başarı elde etmiş, ülkenin doğusu ile batısında farklı hükümetler varmış gibi sonuçlar görmekteyiz. Hiç kimse o bölgede hür iradesiyle hareket edememektedir. Artık hainler bile öldüğünde şehit olarak anılıyor hem de devlet denetiminde hem de halkın seyirci olmasıyla birlikte. Ve de artık halk, bir terör örgütünü resmen kabullenmektedir. Artık Türk’üm demek adeta suç sayılmaktadır.

Değerli Dostlar

Osmanlı İmparatorluğundan önce veya eş zamanlı kurulmuş Çin İmparatorluğu, Çarlık, İngiliz Krallığı, İspanya Krallığı, Almanya vs gibi imparatorluklar mevcudiyetini bir şekilde sürdürürken acaba Osmanlı İmparatorluğu neden tarihe gömüldü hiç düşündük mü? Bunun nedenleri hakkında çeşitli görüşler mevcut. Bu nedenle bundan sonrasını biraz daha dikkatli okumanızı ve yorumlamanızı talep edeceğim.

Gelelim asıl meseleye: Sanırım içinizde günümüzün en büyük sosyologlarından olan Sayın Prof. Dr. Orhan Türkdoğan beyefendiyi tanımayan yoktur. Ben, de abimin üniversiteden hocası olması nedeniyle, abim ve arkadaşlarının son iki yıl hariç her yıl düzenlemiş oldukları kahvaltı programına Sayın Türkdoğan’ı davet ederek sohbet etmeleri ve o sohbetlere beni de davet etmeleri sonucunda tanıdım. Mükemmel bir bilgi birikimine sahip olup, ilerlemiş yaşına rağmen hafızası hala bir harddisk gibi bilgileri muhafaza ediyor.

Aslında Sayın Türkdoğan, bir makaleye değil birkaç makaleye sığmayacak kadar değerli bir insan ama konumuz bu değil. Konumuz, ‘’Osmanlı da Türk Olmak’’ olup, buradan hocamızın söylediklerinden bahsetmeden geçmenin hem tarihimize hem kendimize ve hem de hocamıza haksızlık olacağı kanaatindeyim. Bu nedenle yaşanmış olduğumuz bir olayı siz değerli dostlarıma nakletmek istiyorum.

Bir kahvaltı sonrasında şöyle on beş yirmi kişinin oturup sohbet edebileceği bir odaya geçtik ve hocamızın konuşmalarını dinlemeye başladık. Konunun siyaset içermesi de takdir edersiniz ki işin tabiatı gereğidir.

Konuşmasının ortalarına doğru hoca size bir sorum var bakalım kaç kişi doğru cevap verecek dedi ve soruyu ‘’Osmanlıda kaç tane sadrazam –Başbakan- geldi geçti’’ diye sordu. Lakin bırakın kaç kişinin doğru cevap vermesini hiç kimse bilemedi ve yine soruyu kendisi cevapladı: 288

Devamla, peki bunlardan ’’ Kaç tanesi Türk kökenlidir’’ diye sordu. İnanın hiç kimse bilemedi ve yine sorusunu kendisi cevapladı:72

Tabi eve gelir gelmez ilk işim bu bilgilerin doğrulunu araştırdım ve siz de internetten rahatlıkla bulabilirsiniz, esefle gördüm ki maalesef tamamen doğru. Irkçılık filan yaptığımı zannetmeyin ama böyle bir devletin sanırım tarihte bir başka örneği yoktur.

Daha da önemlisi, ben Sayın Ali Kemal Meram beyin bir kitabında okumuştum: ‘’Osmanlı İmparatorluğunda Arap’ın Arap’ım, Acem’in Acem’im, Ermeni’nin Ermeni’yim, Rum’un Rum’um vs. her milletten olanın milliyetini rahatlıkla ifade etme özgürlüğü varken Türk olanların Türk’üm demesinin yasak olduğunu, ya Osmanlıyım ya da Müslümanım demek zorunda olduğunu , ayrıca Osmanlı, Arapça ve Farsça karışımı bir dil kullandığını ve de Türkçenin asla kullanılmadığını‘’ da Sayın Türkdoğan doğruladı.

Öte yandan, Osmanlıda Türk kökenlilerin tarlalarda çalışıp, vergi ödediği, askere giderek savaştığı ama yönetim kademesinde asla görev almadığı, hele hele hariciyemizin tamamen Ermeni, Rum ve Yahudi kökenlilere teslim edildiği, bu gün bile taraflı tarafsız herkesin ittifak ettiği bir konu. Hem de yakın tarihimize kadar. Ya Ermeni asıllı biri ya Sebatay asıllı birilerine teslim edildiği vakıa.

Değerli Dostlar

Şimdi biz bunları yazdık ya emin olun hemen ‘’Irkçı, faşist’’ damgasını yapıştıran az değildir. Lakin aşağıdaki satırları da dikkatle okuyacağınızı ve hak vereceğinizi umuyorum.

İtalya da yakın tarihimizde yapılan ‘’Temiz Eller Operasyonu’’ sizce, bizde de olduğu gibi devlet içerisindeki mafya uzantılarının tespiti ve tasfiyesi miydi? Bence sadece bu değildi, bu dünyanın gözünü boyamak için konulmuş bir isimdi. Asıl gerekçe, bu ad altında devlet içerisindeki İtalyan ırkında olmayanların tasfiyesiydi.

Yine, yakın tarihimizde Rusya’daki ‘’Glastnost’’ politikasını hatırlarsınız. Gelin bu durumu da birlikte irdeleyelim. Ne oldu bu politikanın sonucunda, Rusya dağıldı öyle mi ya da öyle mi sanıyorsunuz? Şayet böyle düşünüyorsanız bence yanılıyorsunuz.

Bir sebeplerine bir de sonuçlarına bakalım.

Rusya’yı (SSCB) meydana getiren ve seksen yıl! Bunların zulmüne boyun eğen ve dünyanın gözleri önünde cereyan eden ama dünyanın ses çıkartmadığı, buna rağmen bu esir milletler bila istisna bizde olduğu gibi silahlanıp dağa mı çıktı –Çeçenler hariç- otuz binden fazla cana mı kıydılar, asker mi öldürdüler, ülkeyi yakıp yıktılar mı, Rusları katlettiler mi, dışarıdan silah yardımı mı aldılar… Daha neler neler sayılabilir.

Buna karşılık, camileri mi yıkılmadı, aileleri mi parçalanmadı, dillerini mi unutmadılar, dinlerini unutmadılar, milliyetlerini mi unutmadılar, kültürlerini mi unutmadılar, köklerine düşman mı olmadılar, Türk Milletine düşman edilmediler mi, hangisini sayalım?

Bunlara karşılık sonuçta ne oldu?

Şunlar oldu: Rusya’yı (SSCB) meydana getiren tüm devletlerin birer temsilcisi Polit Büro üyesiydi değil miydi? Yani Rusya’yı yöneten tek partinin kurmayları, karar alma organları. Bunların hangisi Rusya’nın aleyhine bir karar altına imza atabildiler? Kendi halkına edilen zulme karşı ne yapabildiler? Katliamlara maruz kalmadılar mı?

Sonunda gelişen dünyayla birlikte teknolojinin de gelişmesi, kapalı kutu olan bu tür devletlerin iç yüzünü dünyaya göstermeye başladı, dünyanın gelişmiş ülkelerinin çıkar çatışması sonucunda müdahalesi başladı, bundan cesaret alan ve içerisinde zerre kadar millet duygusu olanların Haydar Aliyev, Elçi Bey gibi… Seslerinin yükselmesi bu devletlerde de hareketlenmeyi başlattı ve ABD nin desteğiyle Glastnost politikası hayata geçti. Sonunda da Slav ırkından olmayan devletler ve milletler, ayırıldılar!. Rusya’nın yönetimi Slav ırkından olmayanlardan arındırıldı. Yüzde yüz Slav oldu. Tıpkı İtalya’da olduğu gibi.

Gerçi her ne kadar ayırıldılarsa da hala neredeyse hepsi Rusya’nın arka bahçesi ve sömürü durumunda. Hiç Birinin Rusya’ya rağmen bir şey yapması mümkün değil.

İşte sevgili dostlar

Yönetiminde kendi milletinde olmayan unsurlara egemenlik emanet edildiğinde Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi, Alî Osman büyük devlet bir şey olmaz diye diye parçalanır gidersiniz. Türk bakiyesi Türkiye diye bir avuç yere sığınır, aynı oyunlar ve tarih tekerrür eder, Türkiye büyük devlet bir şey olmaz diye diye bu gün doğu ve güneydoğunuz yarın diğer bölgeleriniz bir bir elden çıkar. Kalırsa bize İç Anadolu Bölgesi kalır adına da Türkiye değil Anadolu dersiniz. Tabi o da elde kalırsa.

Bir ülkede kurucu kimlik, kurucu kültür ve kurucu dil yasaklanırsa o ülkenin batması, o milletin yok olması kaçınılmazdır.

Bunun en güzel örneği Amerika Birleşik Devletleridir. Orada kurucu kültür Anglo Sakson Kültürüdür ve dili de İngilizcedir. Hiç kimse orada bizdeki gibi ana dilde eğitim, özerk bölge gibi iddialarda bulunabilir mi? Hangi eyaletinde İngilizceden başka bir dilde eğitim veriliyor. Özel okullar, dershaneler ve buna benzer durumlar hariç.

Değerli Dostlar

Aslında konumuz değil makale, normalde ciltler dolduracak kitap konusu. Ne var ki yaşamış olduğumuz birlik ve beraberlik sorunu, var olma mücadelesi olması nedeniyle her vatandaşımız popülist politikalara aldırış etmeden, günlük ve şahsi çıkarlardan arınarak, milletin bekası, devamı ve gelecek nesillere emanet olarak bırakılabilmesi için titreyerek kendine gelme mecburiyeti vardır.

Yüzde yüz Türk Olduğun Gün Dünyanın Hâkimisin

Erdal Koca

 

Cemaat Üyelerine Ne oldu

Merhaba Değerli Dostlar

Şu internete bayılıyorum. Ne kadar harika bir buluş. Ne yakının önemi var ne de uzağın. İstediğin an istediğin kişiye, istediğin bilgiye, yalakalıklara, dönekliklere kısaca her şeye kolayca ve anında ulaşıyorsunuz. Bu pencereden bakarsanız mükemmel, madalyonun öbür tarafından bakınca da facia ama biz iyi tarafından bakıyoruz.

1976-1979 eğitim ve öğretim devresinde lisede birlikte okuduğumuz arkadaşlarımızın hepsi şimdi yaş olarak yarım asrı devirdi. Herkes bir meslek edindi, evlendi, çoluk çocuğa karıştı, üretim yaparak ekonomiye, memuriyet yaparak insanına hizmet ediyor.

Tabi bu arada herkes lisede okuduğu yıllardaki siyasi görüşünde değil. Birçokları farklı nedenlerle, birçokları da siyasi konjonktüre göre fikir değiştirdi. Çok şükür biz yine aynı yerdeyiz. Halimizden ve bulunduğumuz camiadan da bir şikâyetimiz yok. Hiç olmazsa bir arayanımız soranımız olursa bizi nereden bulacağını biliyor en azından.

Asıl konuya geçerken, merhum Sayın Osman Bölükbaşı’ndan kısa bir anekdotla başlamak sanırım daha sempatik olur. Malum, o yıllarda radyo ve televizyon olamadığından, Fatih’te seçim konuşmasını dinlemek üzere gelenlere Sayın Bölükbaşı, tam sekiz saat konuştuktan sonra gelelim asıl meseleye demiş. Biz de gelelim asıl meseleye…

Saygıdeğer Dostlar

Hepimiz çok canlı yaşadık ve bunlar hafızamızda tüm canlılığını koruyan taze bilgiler: Malum, Gülen cemaati AKP nin ilk iktidar olduğu ve son iktidar olduğu belediye seçimleri de dâhil her seçimde bila istisna destek verdi. Tabi AKP de Sayın Başbakanın ifadesiyle ‘’Cemaatten gelen hiçbir isteği geri çevirmedi’’ Al gülüm ver gülüm her taraf güllük gülistanlık iken ne oldu da cemaat ile AKP nin arası açıldı, sadece dershanelerin kapatılması bunun için yeterli sebep miydi ki Sayın Başbakan Fetullah Gülen için kullandığı bir çok ifadeyi Sayın Kılıçdaroğlu için bile kullanmadı?

Ayrıca, cemaatin yılmaz savunucuları da kulvar değiştirdiler. Öyle ki, bir zamanlar cemaate üye olabilmek için her türlü fırıldağı çevirenler ve başarılı olarak cemaate girenler, girdikten sonra alnı secdeden kalkmayan fırıldaklar ile cemaatin gerçek üyesi olup, başından beri içerisinde olan ve desteğini esirgemeyenlerin de çok büyük bir bölümü şimdi cemaati hain ilan ediyor, cemaat üyesi olanlarla bir arada olmamaya azami özeni gösteriyor.

Belki inanmayacaksınız ama namaz kılmayı bırakanlar bile var. Hepimizin çevresinde bu tipler olmakla beraber benim çevremde yeterinden fazla var. Hem eş dost ve hem de arkadaş çevremde.

Şimdi bunlara soruyorum diyorum ki, sizin cemaati canhıraş savunduğunuz dönemlerde biz düşüncelerimizi açık açık söylüyorduk, siz de bize karşı çıkıyordunuz. Şimdi ise sizler bizim söylediklerimizin ötesinde şeyler söylüyor, bizim bilmediğimiz birçok şeyle itham ediyorsunuz. Madem bu cemaat sizin anlattığınız gibi kötüyse niye girdiniz ve biz sizin söylediklerinizi o zaman söylerken niye bizi düşman hem de din düşmanı ilan ettiniz. Madem o zaman savunduğunuz kadar iyi idi ise niye bu kadar hışımla yerlerin dibine sokup, başta Fettullah hoca olmak üzere tüm cemaati hain ilan ediyorsunuz.

Değerli dostlar

Hani yazımızın başında bahsetmiştik ya 1976-1979 eğitim ve öğretim devresinde birlikte lisede okuduğum okul arkadaşlarımla Ankara’ya her gittiğimde ya ben onları bir yemeğe, kahvaltıya davet ederim ya da onlar beni davet eder. İşte en son bir araya geldiğimiz kahvaltıda ben, cemaat hakkında her zamanki gibi klasik söylemlerime bir arkadaşımız hışımla karşı çıkmıştı ve kahvaltıdan sonra ayrılırken her arkadaşım benim bahse konu arkadaşa çok fazla yüklenerek ayıp ettiğimi söylemişlerdi. Şimdi o arkadaşım inanın cemaati yerden yere vuran, karalayan, çirkin yanlarını deşifre eden haftada en az iki cemaat karşıtı yazarın yazsını okumam için gönderiyor.

İnsan bu tür olayları anlamakta zorlanıyor. Şunu diyebilirsiniz: Zamanında inanç yönünden zayıf olan insanlar, hidayete ererek doğru yolu görmüştür, günahlarına tövbe etmiştir ve kaybettiği zamanı telafi etmeye çalışıyor. Bundan daha normal ve doğal olan bir şey olamaz. Lakin….

Lakin… Evet, lakin… Hayatında ilkokulda Kemalettin Kamu’nun ilkokul öğrencileri için yazdığı kitaptan başka kitap okumamış…

…Fetullah Gülen’in yazmış olduğu bir iki kitabı okuduktan sonra kendisini ulema zanneden…

Ne kadar insan varsa bu gün cemaatin bir numaralı düşmanı…

Saygıdeğer Dostlar

Pakistanlı büyük düşünür, şair, Muhammet İkbal’in ; ‘’Müslümanlardan kaçtım, Müslümanlığa sığındım. ‘’ sözlerine hak vermemek mümkün mü?