Türklerin Farkı

Dünya feministler kongresinde Amerikan delegesi hanımefendi kürsüye gelmiş :

 – Geçen yılın kararlarını aynen uyguladım eve gider gitmez kocama, “Bundan sonra temiz çamaşır istersen

kendi çamaşırlarını kendin yıka. İşte makine orada…..” dedim. İlk gün bir şey görmedim. İkinci gün bir şey

görmedim. Üçüncü gün bir baktım, makinenin başında sadece kendi çamaşırlarını değil, benimkileri de

yıkıyor…

 Alman delegesi söz almış :

 – Ben de kararımız gereğince kocama: “Bundan böyle temiz tabakta yemek istiyorsan, kendi bulaşığını

kendin yıka” dedim. Birinci gün bir şey görmedim. İkinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün baktım

makinenin başında sadece kendininkileri değil, benim bulaşıklarımı da yıkıyor…

 Üçüncü konuşmacı bizden. Feminist kardeşimiz:

 – Türkiye ‘ye döner dönmez kararımız gereğince kocamla konuştum. Ona dedim ki: “ Bundan böyle yemek

yemek istiyorsan, kendin pişirmen gerekecek. İşte mutfak orada….” Birinci gün bir şey görmedim. İkinci gün

bir şey görmedim. Üçüncü gün sol biraz açılır gibi oldu, hafiften görmeye başladım..

 

Padişahın İşi Ne

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür.

Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam

Siyavus Pasa sorar:

– Hayrola efendim, caninizi sikan bir şey mi var?

– Aksam garip bir rüya gördüm.

– Hayırdır inşallah?..

– Hayır mi ser mi öğreneceğiz.

– Nasıl yani?

– Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi

bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefaya, Zeyrekten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında

soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. iste tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar;

– Kimdir bu? Ahali:

– Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın mey husun biri iste!..

– Nerden biliyorsunuz?

– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

Bir başkası tafsilata girer;

– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının haşini yapar… Ancak

kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem sise sise şarap taşır evine,hem de nerde namlı mimli kadın varsa

takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

– isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..

Hasili, mahalleli döner ardını gider.

Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mi ortada!..

Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:

– Nereye?

– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem.. Ama biz gidemeyiz, söyle veya böyle tebamizdir. Defini

tamamlamak gerek.

– iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.

– Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

– Mollalığa devam… Naasi kaldırmalıyız en azından.

– Aman efendim, nasıl kaldırırız?

– Basbayağı kaldırırız iste.

– Yapmayın etmeyin sultanim, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini…

– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.

– surada bir mahalle mescidi var ama…

– Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

– Ne bileyim, Ayasofya’dan Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…

– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi

yüklenelim…

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.Padişah bakir kazanları vurur ocağa… Usulü

erkanınca bir güzel yıkarlar ki,naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere

benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.

 Padişahın kani ısınmıştır bu adama,vezirin de hakeza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına

yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha…

Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

– Sultanim, der. Yanlış yapıyoruz galiba…

– Nasıl yani?..

– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanimi vardır, belki

yetimleri?..

– Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur.

Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın acar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

– Hakkini helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.

Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. Şakaklarına dayar…

Ağlar mi? Hayır. Ama gözleri kısılır,hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…

 – Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir…

Bizim efendi bir âlemdi, vesselam…

Aksamlara kadar nalın yapar…

Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra

getirip dökerdi helaya!..

– Niye?

– Ümmeti Muhammed içmesin diye…

– Hayret…

– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mi? Aldım,

derdi.Öyleyse simdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal.

Hücceti İslam okurdum…

– Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…

– Milletin ne sandığı umurunda değildi.

Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi.

Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli…

– Öyle imam kaç tane kaldı simdi?

– iste bu yüzden Nisanci’ya, Sofulara uzanırdı ya… Hatta bir gün;

– Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak

ortada…

– Doğru, öyle ya?..

– Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını bahçeye. Ama ben üsteledim. is mezarla bitiyor mu, dedim.

Seni kim yıkasın,kim kaldırsın?

– Peki o ne dedi?

– Önce uzun uzun güldü, sonra;

– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

 

 

 

 

 

Kabağın Sahibi

KABAĞIN SAHİBİ

“Vaktiyle Kalenderîyye yoluna mensup bir derviş, nefsle mücadelede makamının sonuna gelir. Meşrebin

usulünce bundan sonraki makam Kalenderîlik makamıdır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak,

varlıktan vazgeçecektir.

Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir…

Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden, Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.

– Vur usturayı berber efendi, der.

Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir.

Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mi yağız,biçkin mi

biçkin bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat

atarak:

– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.

Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar

yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkarmaz.

Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar

dervişi, alay eder:

“Kabak aşağı, kabak yukarı.”

Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki,

gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında

kalakalır. Derken, iki atin ortasına denge için yerleştirilmiş

uzun sivri demir karnına dalıverir.

Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. ..

Görenler çığlığı basar.

Berber ise şaşkın, bir manzaraya,bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:

– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:

– Vallahi gücenmedim ona. Hakkimi da helal etmiştim.

Gel gör ki kabağın bir sahibi var.

O gücenmiş olmalı!..

Kaynak : Anonim